Terörsüz Türkiye Paradoksu: Barış mı, Parçalanma mı?

2013’ten 2025’e "Terörsüz Türkiye" çözüm arayışları, uluslararası jeopolitik tuzaklara ve seçim stratejilerine isterseniz yakından bir bakalım;

2025 Temmuz’u itibarıyla Türkiye, çözüm süreci tartışmalarının yeniden alevlendiği kritik bir kavşakta. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti’nin 32. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda yaptığı şu açıklama, siyasi dengeleri derinden sarsacak nitelikteydi:

“AK Parti, MHP ve DEM Parti olarak bu yolu beraber yürümeye karar verdik.”

Sizce bu cümle; barışı mı, bölünmeyi mi işaret ediyor? Sorunun yanıtı, sadece iç politikada değil, Suriye’nin kuzeyinde gelişen yapıların, ABD-İsrail ittifakının ve 2028 seçimlerine dönük stratejik hesapların gölgesinde aranmak zorunda.

2023 genel seçimlerinde ve 2024 yerel seçimlerinde ağır oy kayıpları yaşayan Erdoğan, artık geniş seçmen kitlesine erişmekte zorlanıyor. AK Parti, Kürt seçmen nezdinde olduğu kadar, şehirli orta sınıfta, gençlerde ve muhafazakâr milliyetçi tabanda da erimeye başladı.

Erdoğan’ın bu yeni çözüm hamlesi; Kürt seçmeni yeniden kazanma, MHP’yi süreç içinde tutarak milliyetçi bloku konsolide etme, CHP–DEM hattındaki muhalefeti parçalama, Batı’ya reform sinyali vererek diplomatik alan açma hedeflerini içeren çok katmanlı bir stratejiye dayanıyor.

Ancak asıl kritik nokta şu: Bu bir taktiksel barış mı, yoksa kalıcı bir demokratikleşme hamlesi mi?

II. ABD ve İsrail’in Projesi: Büyük Kürdistan’a Açılan Kapı
ABD, 2014’ten bu yana Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG’yi askeri ve siyasi bir ortak olarak sahada güçlendirdi. Bugün PYD, fiili bir devlet yapılanmasına ulaşmış durumda. İsrail ise bu yapıyı, kuzeyden Arap dünyasına ve İran’a karşı bir tampon bölge olarak görüyor. Açık destek de veriyor.

Hatırlayalım: ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, 2003 yılında şunları yazmıştı:

“Ortadoğu’da Türkiye de dahil olmak üzere 22 ülkenin sınırları değişecek.”

Bu vizyonun, Suriye’nin kuzeyinden Türkiye’nin güneyine uzanacak bir “Kürt koridoru” inşa etmek olduğunu görmek için derin analizlere gerek yok.

Bölgede kurulan yapı, yalnızca Kürtlerin değil, İsrail’in güvenliği için de stratejik bir kalkandır. Ariel Sharon’un sözleri bu durumu netleştiriyor:

“Kürtler, İsrail’in doğal müttefikidir. Bağımsızlıkları, İsrail’in güvenliğidir.”

Bu tablo, Türkiye’nin önündeki çözüm süreci tartışmasını yalnızca iç mesele olmaktan çıkarıyor.

III. Bahçeli’nin "Öcalan Meclise Gelsin" Çıkışı: Siyaset Mühendisliği mi?
2024 Ekim’inde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, “Öcalan Meclis’e gelsin, konuşsun” sözleri, ülkücü camiada ciddi tepkilere yol açtı.

Oysa bu açıklamanın, devletin uzun vadeli bir stratejisi doğrultusunda yapıldığı, yani bir tür “siyaset mühendisliği” olduğu iddia ediliyor.

Ankara’nın bu çıkışla iki hedef gözettiği öne sürülüyor: PKK içinde İmralı-Kandil ayrımını derinleştirmek, Süreci bir “devlet projesi” olarak sunarak kamuoyunda meşruiyet sağlamak.

Ancak bu taktiksel hamle, milliyetçi seçmen üzerinde ters etki yaratarak MHP tabanından İYİ Parti’ye yönelen bir siyasi kaçışı da tetikleyebilir.

IV. 2013–2015 Çözüm Süreci: Hafızalardaki Büyük Kırılma
2013’te başlatılan çözüm süreci; İmralı görüşmeleri, Habur’daki karşılamalar, demokratikleşme paketleri ve dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “milliyetçiliği ayaklar altına alıyoruz” çıkışıyla şekillendi. Ancak süreç, 2015’te hendek çatışmaları ve şehir savaşlarıyla son buldu.

Bu sürecin öğrettiği en temel ders:

Devletin muhatabı silahlı örgüt değil, halktır. Egemenlik devredilmeden demokratikleşme mümkündür.

Bugün ise PKK’nın silah bırakacağı yönündeki mesajlar “şartlı barış” talepleriyle birlikte geliyor: Anadilde eğitim, siyasi tutukluların serbest bırakılması, yerel özerklik gibi talepler, üniter yapının sınırlarını zorluyor.

V. Jeopolitik Satranç: Türkiye İçin Denge Savaşı
ABD, PYD üzerinden Suriye’de kalıcı bir müttefik yaratırken; Fransa ve İngiltere bu yapıyı uluslararası meşruiyet sürecine sokuyor. İsrail ise kuzeydeki Kürt yapılanmasını kendisi için “doğal sınır” haline getirmek istiyor. Bu gelişmeler Türkiye’yi, sadece çözüm sürecinde değil, bölgesel sınır güvenliğinde de çok cepheli bir mücadeleye zorluyor.

Türkiye’nin bu ortamda başlattığı barış süreci, bölgesel bir satranç tahtasında piyon değil, vezir olarak konumlanmasını zorunlu kılıyor. Aksi takdirde süreç, kontrol edilemeyen etnik taleplerin, Batı merkezli projelerin ve iç iktidar kaygılarının bir araya geldiği bir tuzağa dönüşebilir.

Sonuç Olarak Barış mı, Bölünme mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Terörsüz Türkiye” söylemi, seçime yönelik taktiksel bir hamleye mi dönüşecek, yoksa yapısal bir demokratikleşmenin önünü mü açacak? Bu sorunun yanıtı, sadece siyasetin değil, ülkenin bekasının da yönünü belirleyecek.

Gerçek bir çözüm için: Şeffaf ve kapsayıcı müzakere, Hukukun üstünlüğüne dayalı reformlar, Üniter yapının korunması, Silahlı örgüt yerine sivil temsille muhataplık, ABD-İsrail projelerine karşı stratejik duruş olmazsa olmaz unsurlardır.

Barış, Kandil’den değil; halktan ve TBMM’den yükselmelidir. Aksi halde bu süreç, “barış” kılığında gelen bir parçalanma senaryosuna dönüşebilir.

Cumhuriyetin kuruluşunda kanıyla, alın teriyle pay sahibi olan Kürt halkının, tarih boyunca kendi anadilinin konuşulduğu, kendi kültürünü daha rahat yaşadığı devlet fikrinin hayaliyle yaşamasına elbette saygı duyuyorum. Bu, onların tarihsel hafızasında yer edinmiş meşru bir hayaldir.

Fakat Ortadoğu gibi her karış toprağı emperyal hesaplarla çizilmiş bir coğrafyada, “devlet kurdurma” vaadi çoğu zaman hayalden çok, bir tuzaktır.

Irak'ta, Libya'da Suriye'de Dün Arap’ı Arap’a, Şii’yi Sünni’ye, Türkmen’i Kürt’e kırdıran akıl; bugün de Kürt halkını “iyi Kürt-kötü Kürt”, “Zaza-Kurmanc”, “Alevi Kürt, Sünni Kürt” diye bölmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.

Bugün 94. yaşını dolduran Cumhuriyet'in, kurucu iradesinin eksikleri yokmudur?

Elbette vardır. Ancak bunlar ayrışarak çözülmez, birlikte yaşama kültürüne vereceğimiz katkıyla çözülür.

Ben, çoğulculuğa, demokrasiye, Cumhuriyet’in ortak çatısına inanan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tercihim; ayrışmak değil, birlikte yaşamaktan yanadır.

Çünkü ancak yan yana durursak, kimsenin bizi “böl-parçala-yönet” masasının figüranları yapmasına izin vermeyiz.

Gelinen noktada Türkiye’nin önünde iki yol vardır;

Ya Erdoğan’ın yeniden seçilmesi için kısa vadeli bir “taktiksel barış”

Yada Türkiye’nin birlik ve geleceği için uzun vadeli parlementer sistemi esas alan demokratik anayasa'ya dayalı bir “stratejik çözüm planı”

Bu Tercihi Yalnızca Sandık Değil, Tarih de Yargılayacak.