Geçtiğimiz günlerde yaşanılan iki okul baskınıyla bir baba olarak derin bir kaygıya ve endişeye kapıldım nereye gidiyoruz diye...
Türkiye, 14 ve 15 Nisan tarihlerinde yalnızca 28 saat arayla Cumhuriyet tarihinin en karanlık ve kan donduran okul saldırılarına şahitlik ederek derin bir infiale sürüklendi.
14 Nisan’da Şanlıurfa Siverek’te, 19 yaşındaki bir eski öğrencinin pompalı tüfekle Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne girip 16 kişiyi yaralamasının ardından failin intiharıyla sonuçlanan dehşet, maalesef korkunç bir zincirin sadece ilk halkasıydı.
Henüz bu travmanın sarsıntısı dinmemişken, ertesi gün Kahramanmaraş Onikişubat’tan gelen haberle ülkede adeta zaman durdu; bu kez Ayser Çalık Ortaokulu’nda, 14 yaşındaki bir çocuk, babasına ait beş tabancayla henüz hayatının baharındaki 8 öğrenciyi ve bir öğretmeni bizlerden kopardı.
Bu iki trajik vakıa, yalnızca güvenlik zafiyetlerimizi değil, aynı zamanda bireysel silahlanmanın ulaştığı korkutucu boyutu ve gençlerimiz arasındaki derin ruhsal kopuşları birer tokat gibi yüzümüze vurdu.
Siverek’te yaralanan canlarımızın ve Kahramanmaraş’ta toprağa verdiğimiz evlatlarımızın acısı yürekleri kavururken, toplumun her kesiminde yükselen "Okullarımız ne kadar güvenli?" sorusu artık ertelenemez bir devlet meselesine dönüşmüş durumda.
Üst üste gelen bu "taklit saldırı" emareleri ve faillerin eylem sonrasında kendi yaşamlarına son vermesi, eğitim sisteminden aile yapısına kadar uzanan çok katmanlı bir ihmaller zincirini de gözler önüne seriyor.
Bugün Türkiye, yasını tutarken aynı zamanda bu karanlık tablonun bir daha asla tekerrür etmemesi için radikal önlemlerin ve toplumsal bir rehabilitasyonun aciliyetini konuşuyor.
Bir okul saldırısından sonra birkaç mafya dizisinin yeni bölümünü ertelemek, vicdan değil vitrindir.
Çünkü sorun tek bir çocukta değil; şiddeti besleyen, sorumluluğu dağıtan, suçu normalleştiren çürümüş iklimdedir.
Bir çocuk eline silah alıp okul basıyorsa, mesele artık sadece o çocuk değildir.
Orada aile vardır. Orada 7 silahı olan bir baba vardır. 14 yaşında atış poligonunda silah sıkmasına izin veren ihmal vardır. Okul vardır. Ekran vardır(sinema sektörü). Siyaset vardır. Toplum vardır.
Ve hepsinin üstünde, her yere sinmiş o zehirli duygu vardır: boşvermişlik.
Asıl ikiyüzlülük tam da burada başlıyor:
Bu ülkede bir öpüşme sahnesi olduğunda RTÜK neredeyse saniyesinde devreye giriyor; ama şiddet ekrana boca edildiğinde aynı hassasiyet ortada yok. Demek ki mesele gerçekten toplumu korumak değil, ideolojik bir ahlak nöbeti tutmak.
Çünkü onların terazisinde öpüşme “sakıncalı”, şiddet ise çoğu zaman olağan. Oysa bir toplum öpüşerek değil, şiddeti sıradanlaştırarak çürür. Hiç değilse yasakçı bir refleks göstermeden, ekranların patronlarını bir masada toplayıp şu soruyu sormak gerekirdi:
“Bu ülkeye ne bırakıyorsunuz? Çocuklara ne gösteriyorsunuz? Reyting uğruna nasıl bir ruh iklimi üretiyorsunuz?” Çünkü mesele sansür koymak değil; toplumsal sorumluluğu hatırlatmaktır.
Türkiye’de uzun zamandır kimse kendi alanının ahlaki yükünü taşımıyor.
Yapımcı ve yönetmenler reytinge bakıyor, siyasetçi gündemine, aile kendi çocuğunu savunmaya, kurumlar ise sorumluluğu birbirine devretmeye.
Sonra bir facia yaşanınca herkes bir gecelik yas gösterisi yapıyor. Yeni bölümü yayımlamıyorlar, eski bölümü veriyorlar.
Sanki eski bölümde şiddet yokmuş gibi. Sanki sorun o geceki yayın akışıymış gibi. Sinema sektörü mafyavatik dizilerden para kazanma derdine düşmüş durumda
Oysa sorun çok daha derin.
Sorun, yıllardır mafyayı karizma diye pazarlayan dilde.
Sorun, zorbalığı güç gibi sunan senaryolarda.
Sorun, çocukların zihnine korkuyu, raconu, silahı, hükmetmeyi “etkileyici” diye işleyen kültürel atmosferde.
Sorun, buna itiraz etmeyen sektörde.
Sorun, buna sınır koymayan kamuda.
Sorun, bunu görmeyen ailede.
Sorun, otoritesi budanmış öğretmeni paçoz hale getiren okulda ve sistemde
Elbette bir dizi yada film tek başına katil yaratmaz, doğru.
Ama hiçbir dizi ve mafyalığı özenti haline getiren sinema filmi de masum değildir. Hiçbir film, hiçbir manşet, hiçbir siyasal söylem nötr değildir.
Toplum dediğiniz şey bir anda çürümez; damla damla çürür. O damlalardan biri televizyon dizileri ve sertlik yanlısı mafya sinema filimleridir.
Biri ailelerin sorumsuzluğudur. Biri eğitimin çöküşüdür. Biri öğretmenin itibarsızlaştırılmasıdır. Biri şiddeti sıradanlaştıran siyasal ve kültürel dildir.
Biri de çocukların göz göre göre yalnız bırakılmasıdır.
Bugün en acı gerçek şudur:
Bu ülkede çocukları sadece kötü insanlar öldürmüyor.
Bazen ilgisizlik öldürüyor.
Bazen kibir öldürüyor.
Bazen “benim çocuğum yapmaz” diyen körlük öldürüyor.
Bazen para hırsı öldürüyor.
Bazen reyting öldürüyor.
Bazen herkesin bildiği ama kimsenin üstlenmediği o büyük toplumsal ihmal öldürüyor.
Şimdi dönüp samimiyetle şu soruyu sormak gerekiyor:
Bir yapımcı, bir yönetmen, bir senarist, bir siyasetçi, bir veli, bir eğitim yöneticisi aynaya bakıp “Ben bu ülkenin çocuklarına ne bırakıyorum?” diye hiç soruyor mu?
Sormuyorsa, orada sanat yoktur; ticaret vardır.
Orada siyaset yoktur; oyalama vardır.
Orada eğitim yoktur; savrulma vardır.
Orada aile yoktur; sadece biyolojik yakınlık vardır.
Bir okul saldırısından sonra bir gecelik yayın değişikliği yapmak, utancı temizlemez.
Çünkü mesele yayın akışı değil, zihniyet akışıdır. Bu ülkede şiddet fazla görünür, merhamet fazla cılız; güç fazla cazip, karakter fazla değersiz hale geldiyse bunun bedelini en önce çocuklar öder.
Sonra biz buna “münferit olay” deriz.
Değil.
Bu, bir toplum tablosudur.
Tetiği bir çocuk çekmiş olabilir.
Ama o tetiğin arkasında;
reyting için susanlar,
şiddeti parlatanlar,
çocuğunun karanlığını görmek istemeyenler,
öğretmeni güçsüz bırakanlar,
ülkeye değer değil gerilim üretenler var.
Düne kadar ABD’de meydana gelen okul baskınlarını haber bültenlerinde izleyen bu ülkenin insanı, “Bir öğrenci neden okul basar, neden arkadaşlarını katleder?” diye anlamaya çalışıyordu.
O görüntülere uzaktan, biraz hayretle, biraz ürpertiyle bakıyorduk. Şimdi aynı sorular bu ülkenin tam ortasında duruyor.
Demek ki mesele yalnızca başka toplumların çürümesi değilmiş; mesele, şiddet üretmeye başlayan her toplumun er ya da geç kendi çocuklarıyla yüzleşmek zorunda kalmasıymış.
Bugün artık dışarıdaki bir cinneti değil, çökmüş eğitim sistemiyle birlikte içeride büyüyen bir ihmal düzenini konuşuyoruz.
Kısacası mesele bir fail değil.
Mesele, fail üreten iklim.
Ve o iklim değişmedikçe, her yeni tabutun başında yine aynı cümleyi kuracağız:
“Nasıl oldu?”
Nasıl olduğunu biliyoruz.
Sadece uzun zamandır dürüstçe söylemeye cesaret edemiyoruz.
Vesselam son iki olayda evet tetiği bir çocuk çekti...
Ama Zemini Bir Ülke Hazırladı...