Petrol meselesini yıllarca yanlış ezberlemişiz.

“Petrolü olan ülke zengin olur” dediler. Ama Venezuela’ya bakınca insan ister istemez duruyor.

Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri sende ama halk fakirse, burada petrol dışında bir mesele var demektir.

Meğer mesele petrolün kimin olduğu değil, petrolün yolunu kimin kontrol ettiğiymiş.

Venezuela’nın petrolü kâğıt üstünde Venezuela’nın. Kuyular orada, yerin altı onların.

Ama iş petrolü satmaya gelince tablo değişiyor.

Para dolar mı? Dolar. Taşıma kimde? Sigorta kimde? Rafineri kimde? Finans sistemi kimde?

Bu zincirin başında kim varsa oyunu o kuruyor.

ABD kimsenin petrolüne “bu benim” demiyor ama sistemi öyle bir kurmuş ki, petrol senin olsa bile parasını, yolunu ve zamanını başkası belirliyor.

Bu yüzden ABD–Venezuela gerilimini sadece demokrasi, seçim ya da lider tartışması olarak okumak eksik kalıyor.

Asıl mesele güç. Petrol büyük güç demek ama kontrol sende değilse o güç sana çalışmıyor.

Venezuela’nın yaşadığı tablo tam olarak bu: Yeraltı zengin, yerüstü fakir.

Türkiye’ye buradan bakınca tablo daha net görülüyor.

Bizim petrolümüz yok ama yanlış taraf seçme lüksümüz de yok. Ne tamamen Batı’nın çizgisine girebiliyoruz ne de “ben blok değiştirdim” diyebiliyoruz.

Çünkü petrolü olmayan ama ticareti, coğrafyası ve bölgesel ağırlığı olan bir ülke için denge şart.

O yüzden Türkiye, Venezuela’yla da konuşur, İran’la da, Batı’yla da masayı devirmeden yürür.

Bu kararsızlık değil, zorunlu bir akıl meselesi.

Bugün dünyada petrol sadece yakıt değil; para, yaptırım, diplomasi ve pazarlık demek.

İlginçtir, petrolü çok olan ülkeler genelde karışık, petrolü yöneten ülkeler düzenli.

Bu tesadüf değil. Çünkü mesele “petrol bizde” demek değil, petrol hangi sistemle, hangi para ile dönüyor sorusu.

Son söz:

Petrol senin olabilir ama yol başkasındaysa, direksiyon sende olmaz.


Türkiye de tam bu yüzden direksiyonu kaptırmamak için ince ayar yapmak zorunda.