Mersin 1 Ekim 2026 Perşembe sabahına sert bir operasyonla uyandı.
Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ihale ve doğrudan temin soruşturması kapsamında; Mersin Büyükşehir Belediyesi’nden 38, Mezitli Belediyesi’nden 17 ve Yenişehir Belediyesi’nden 8 kişi olmak üzere, aralarında üç belediye başkanının da bulunduğu toplam 63 kişi gözaltına alındı.
Üç belediye başkanının sabaha karşı evlerinden alınması ve operasyon sırasında kaydedilen görüntülerin kamuoyuna servis edilmesi, yalnızca Mersin’de değil Türkiye genelinde tartışma yarattı.
Hele Türkiye’de hukuka, yargıya ve demokrasiye duyulan güvenin zaten yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemde…
Bu görüntüler üzerinden herkes kendi siyasi cephesinden konuşmaya başladı.
Sosyal medyada bir tarafta belediyelerin yönetim anlayışı ve olası yönetim zafiyetleri eleştirilirken, diğer tarafta operasyonların CHP’li belediyelere yönelik olduğu üzerinden siyasi değerlendirmeler yapıldı.
Bence daha en başında yanlış yere bakıyoruz.
Mesele CHP ya da başka bir parti değil.
Türkiye'nin siyasi iktidar tarafından kutuplaştırılan ve iki kampa dönüştürülen siyasi atmosferinde,
bir insan CHP’li diye masum olmadığı gibi, AK Partili diye de potansiyel suçlu değildir.
Hangi partiden olursa olsun; belediye başkanı, bürokrat, müdür, işçi ya da sıradan vatandaş…
Hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmayan herkes açısından masumiyet karinesi geçerlidir.
Soruşturma başka şeydir, suçun mahkeme kararıyla sabit olması başka şey. Bu ayrımı kaybettiğimiz gün hukuku da kaybederiz.
Bugün Mersin’de gözaltına alınan 63 kişi hakkında soruşturma yürütülüyor. Suçlamaların ne kadarının delillendirileceğini, kimler hakkında dava açılacağını ve yargılamanın nasıl sonuçlanacağını süreç ilerledikçe izleyip göreceğiz...
Dolayısıyla daha iddianameyi bile görmeden insanları sosyal medya mahkemelerinde mahkûm etmek ne hukukla ne vicdanla bağdaşır.
Ama bütün bunların dışında siyasetin konuşması gereken çok başka bir mesele var.
Sıkışınca siyasi istikamet değiştirenlere ne demeli?
Bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım.
Daha dün başka bir partinin bayrağı altında seçilmiş, o partinin teşkilatının emeğiyle koltuğa oturmuş bazı belediye başkanlarının isimleri bugün iktidar partisiyle yan yana anılabiliyor.
“AK Parti’ye geçecek” iddiaları ortaya çıkıyor. Son örnek İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay.
Tugay’ın AK Parti’ye geçeceği iddiaları bir süredir siyasi kulislerde dolaşıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmenin ardından tartışmalar yeniden alevlendi.
Şimdilik bunun bir iddia olduğunun altını çizelim.
Ama Cemil Tugay gider ya da gitmez; benim derdim tek başına Cemil Tugay değil.
Asıl soru şu:
Siyaseten sıkıştığında dün söylediklerini unutup 180 derece dönmeye hazır insanların belediye başkanlığı koltuğuna kadar gelmesini sağlayan sistem nasıl bir sistemdir?
Bugün CHP'den seçilir.
Yarın başka partiye geçer.
Öbür gün şartlar değişir, yeniden başka bir siyasi liman arar.
İnsanların siyasi görüşleri elbette değişebilir. Ancak "Siyasi Partiler Kanununda" bu konuda bir değişik yapmak elzemdir.
Ama seçmenin oyuyla alınmış bir makamın kişisel siyasi kurtuluş aracına dönüşmesi başka bir şeydir.
Ve burada sadece giden belediye başkanlarını suçlayıp işin içinden çıkamayız.
Çünkü o insanları gökten zembille belediye başkanlığı koltuğuna indirmediler.
Birileri onları aday yaptı.
Tam burada CHP’nin yıllardır çözmek istemediği asıl sorunla karşılaşıyoruz.
Mesele Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday gösterdiği isimler ya da Özgür Özel’in döneminde adaylaştırılan isimler meselesi değil.
Mesele çok daha büyük:
CHP ve Yeni Parti seçmeni bugün öylesine sert bir kutuplaşmanın içerisine sürüklenmiş durumda ki, enerjisinin önemli bölümünü sorunun kaynağını sorgulamak yerine birbirine harcıyor.
Biri diğerine “Siz böldünüz” diyor.
Diğeri “Asıl siz bu hale getirdiniz” diye cevap veriyor.
Sosyal medyada kavga büyüyor.
Hakaretler havada uçuşuyor.
Eski dostlar, aynı dünya görüşüne sahip insanlar, daha düne kadar aynı sandığın başında nöbet tutmuş seçmenler birbirine düşüyor.
Peki yukarıda ne oluyor?
Siyaset kendi bildiğini okumaya devam ediyor.
Bence asıl siyasi tuzak tam burada.
CHP seçmeni Yeni Parti seçmenine, Yeni Parti seçmeni CHP seçmenine kızarken kimse yeterince yüksek sesle şu soruyu sormuyor:
Biz neden önümüze konulan adaylardan birini seçmek zorundayız?
Neden aday belirleme yetkisi hâlâ birkaç genel merkez yöneticisinin elinde?
Neden yıllarca parti tabanında mücadele etmiş insanlar gerçek bir ön seçimle yarışamıyor?
Neden seçmen, belediye başkanını seçmeden önce kendi partisinin adayını belirleyemiyor?
Asıl kavga burada verilmesi gerekirken seçmen birbirini tüketiyor.
Ve bu kavganın sonunda kazanan CHP seçmeni de olmuyor, Yeni Parti seçmeni de.
İki taraf da yıpranıyor.
İki taraf da öfkeleniyor.
İki taraf da kendi mahallesinin içine kapanıyor.
Ama aday belirleme düzeni olduğu yerde duruyor.
İşte sorunun kökü burada.
Mesele CHP’linin Yeni Partiliye, Yeni Partilinin CHP’liye üstün gelmesi değil.
Mesele, seçmenin kendi siyasi iradesini parti genel merkezlerine karşı ne ölçüde kullanabildiği.
Çünkü gerçek parti içi demokrasi kurulmadığı sürece genel başkanların isimleri değişir, tabelalar değişir, partiler bölünür, yenileri kurulur; fakat seçmenin önüne aday koyma biçimi değişmezse aynı hikâye başka isimlerle tekrar eder.
Bugün birbirine öfke duyan CHP ve Yeni Parti seçmeninin belki de sorması gereken ortak soru budur:
“Sen hangi partidensin?” değil, “Benim adıma kimin aday olacağına neden ben karar veremiyorum?”
Siyasetin yönünü değiştirecek tartışma da bence tam olarak burada başlar.
CHP neden hâlâ omurgalı, liyakatli ve seçmenine karşı sorumluluk hisseden insanların önünü açacak sağlıklı bir aday belirleme sistemini kuramıyor?
Neden yıllarca örgütte çalışan insanlar yerine maddi gücüyle gelip Ankara’daki birkaç kişinin referansı belirleyici olabiliyor?
Neden mahallesinde, ilçesinde, ilinde yıllarca mücadele etmiş parti emekçileri çoğu zaman adaylık kapısında beklerken, parti tabanının doğru dürüst tanımadığı isimler bir gecede aday ilan edilebiliyor?
Çünkü siyaset sermayenin uşağı olmuş durumda da ondan...
CHP’nin gerçek sorunu burada.
Kemal Kılıçdaroğlu döneminde de bu eleştiriler vardı.
Özgür Özel döneminde de var.
Genel başkan değişiyor.
MYK değişiyor.
Parti Meclisi değişiyor.
Ama yukarıdan aday belirleme alışkanlığı değişmiyorsa sonuçta yaşanan hayal kırıklıkları da değişmiyor.
CHP’nin öz evlatları neden hep kapının dışında?
Yıllarca parti binasının kapısını açan adam…
Sandıkta nöbet tutan kadın…
Seçimin kaybedileceğini bile bile köy köy, mahalle mahalle çalışan genç…
Partisinin en kötü gününde kaçmayan insanlar…
Bunların kaçı belediye başkanlığı için gerçekten eşit şartlarda yarışabiliyor?
CHP’nin önce bu soruya cevap vermesi gerekiyor.
Çünkü parti tabanında yıllarca emek vermiş, siyasi bedel ödemiş, seçmeni ve örgütü tarafından tanınan insanların yerine birkaç üst düzey yöneticinin referansıyla paralı isim belirliyorsanız, o adayın yarın ne yapacağının siyasi sorumluluğundan tamamen kaçamazsınız.
Kılıçdaroğlu da kaçamaz.
Özgür Özel de kaçamaz.
Dönemin MYK üyeleri de kaçamaz.
İl ve ilçe örgütleri de, eğer bu tercihlere ortak olmuşlarsa, kaçamaz.
Burada siyasi sorumluluk aranacaksa herkes kendi payına düşeni almak zorundadır.
Sonra dönüp “Neden gitti?” diye soruyoruz
Asıl tuhaf olan da bu.
Birilerini tepeden adaylaştırıyoruz.
Partinin amblemini önüne koyuyoruz.
Örgüte “Çalışın” diyoruz.
Seçmene “Güvenin” diyoruz.
İnsanlar sandığa gidiyor.
Aday kazanıyor.
Sonra gün geliyor o belediye başkanı başka partiye geçiyor.
Bu kez hep birlikte: “Bize nasıl ihanet etti?” diye soruyoruz.
Peki siz onu ne kadar tanıyordunuz?
Siyasi geçmişine baktınız mı?
Örgüt ne söyledi?
Mahallesinde nasıl tanınıyordu?
İlkesini, siyasi duruşunu, kriz karşısındaki tavrını araştırdınız mı?
Yoksa birileri Ankara’da kapıyı açıp:
“Ben kefilim” dedi ve mesele kapandı mı?
CHP Sözcüsü Müslim Sarı’nın AK Parti’ye geçen belediye başkanları konusunda sorduğu “Bu isimleri kim aday yaptı, kimler referans oldu?” sorusu bu nedenle önemlidir.
Bence CHP o sorunun peşini bırakmamalı.
Hatta isim isim açıklamalı.
Kim önerdi?
Kim referans oldu?
Hangi anketle adaylaştırıldı?
Örgütün görüşü neydi?
Çünkü siyasi sorumluluk ancak böyle ortaya çıkar.
Cemil Tugay da giderse şaşırmayın
Bugün İzmir’de Cemil Tugay konuşuluyor.
Yarın başka bir şehirde başka bir belediye başkanı konuşulabilir.
Tugay hakkındaki AK Parti’ye geçiş iddiası doğru çıkar mı bilmiyoruz.
Şu anda kesinleşmiş bir geçiş yok.
Ama tartışmanın bize gösterdiği şey çok açık:
Sorun kişilerden önce sistemde.
Parti içi demokrasi gerçek anlamda çalışmadıkça…
Ön seçim istisna değil kural olmadıkça…
Yerel örgütün iradesi Ankara’daki birkaç kişinin tercihinden daha değerli hale gelmedikçe…
Liyakat, siyasi tutarlılık ve geçmişte verilen emek adaylıkta gerçek kriter olmadıkça…
Bugün bir belediye başkanını konuşuruz, yarın ötekini.
İsimler değişir.
Hikâye değişmez.
İşte 31 Mart'tan sonra AK Parti'ye geçenler
Ve gelelim meselenin en somut tarafına.
31 Mart 2024 seçimlerinde CHP çatısı altında seçilip daha sonra AK Parti’ye katıldığı açıklanan belediye başkanları arasında
Özlem Çerçioğlu — Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı
Burcu Köksal — Afyonkarahisar Belediye Başkanı
Veysel Topçu — Dinar Belediye Başkanı
Mustafa İberya Arıkan — Söke Belediye Başkanı
Malik Ercan — Yenipazar Belediye Başkanı
Osman Yıldırımkaya — Sultanhisar Belediye Başkanı
Umut Yılmaz — Şehitkamil Belediye Başkanı
Mustafa Güzel — Karkamış Belediye Başkanı
Yasemin Fazlaca — Altınova Belediye Başkanı
Hasan Ustaoğlu — Seydişehir Belediye Başkanı
Gökhan Budak — Göle Belediye Başkanı
Hamit Tutuş — Hasankeyf Belediye Başkanı
İsa Yıldırım — Aksu Belediye Başkanı
Kadir Kumbul — Serik Belediye Başkanı
Onur Emrah Yıldız — Çiğli Belediye Başkanı
Halil Öztürk — Elmalı Belediye Başkanı
Vahap Akay — Çerkezköy Belediye Başkanı
gibi isimler bulunuyor.
Her birinin ayrılık hikâyesi, gerekçesi ve siyasi süreci aynı değil.
Bunu da teslim etmek gerekir.
Ama hepsinin ortak bir noktası var:
Seçmenin karşısına CHP'nin adayı olarak çıktılar.
İşte bu yüzden Özgür Özel’in de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da önünde aslında aynı mesele duruyor.
CHP’nin bundan sonraki genel başkanının da önünde duracak.
Soru “Kim gitti?” değil.
Soru şudur:
Bu insanlar o koltuklara nasıl geldi?
CHP bunu çözmeden istediği kadar belediye kazansın.
Çünkü mesele yalnızca sandıktan belediye çıkarmak değildir.
Mesele, seçmenin emanet ettiği koltuğa yarın hangi rüzgâr eserse o tarafa dönmeyecek insanları oturtabilmektir.
Bunun yolu da birkaç kişinin kapalı kapılar ardında verdiği kararlardan değil; üyeye, örgüte ve seçmene dayanan gerçek bir parti içi demokrasiden geçer.
Adayı taban seçerse hesabını da taban sorar.
Tepeden atarsanız…
Yarın nereye gideceğini de tepede oturanlar kestiremeyebilir.
Muharrem İnce örneğini de unutmayalım
Bir de Muharrem İnce örneği var.
CHP’den büyük bir kırılmayla ayrıldı. Memleket Partisi’ni kurdu. Ayrılık sürecinde CHP yönetimine yönelik oldukça sert eleştiriler yaptı. Yıllarca ayrı bir siyasi yol yürüdü.
Sonra ne oldu?
Siyasetin o meşhur U dönüşlerinden biri geldi.
İnce yeniden CHP’ye döndü.
Üstelik onu partiye davet eden, kapıyı açan isim de CHP Genel Başkanı Özgür Özel oldu.
Şimdi burada Muharrem İnce’nin zihnini okuyamayız. “CHP’de oluşabilecek bir boşlukta yeniden genel başkan olabilirim hesabıyla döndü” demek kanıtlanmış bir gerçek değil, siyasi bir yorum olur.
Ama seçmenin böyle bir ihtimali sorgulamasından daha doğal ne olabilir?
Neden döndü?
Gerçekten siyasi düşüncesi mi değişti?
Memleket Partisi projesinin yürümeyeceğini gördüğü için mi?
Eski partisine yeniden katkı sunmak için mi?
Yoksa CHP’nin geleceğinde kendisine yeni bir siyasi alan açılabileceğini düşündüğü için mi?
Bilmiyoruz.
Ama zaten benim itirazım da burada başlıyor:
Seçmen neden bunları sormuyor?
Siyasetçinin A planı varsa B planı da olabilir
Biz Türkiye’de siyasetçileri fazla romantikleştiriyoruz.
Bir siyasetçinin söylediği her sözü yalnızca idealleri üzerinden okumaya alışmışız.
Oysa siyasetçinin de kariyeri vardır.
Hesabı vardır.
Gelecek planı vardır.
Bugün yapamadığını yarın yapabilmek için beklediği zaman vardır.
A planı vardır, B planı olabilir.
İttifakı vardır.
Kırgınlığı vardır.
Kişisel rekabeti vardır.
Ve elbette çıkarı da olabilir.
Bunların varlığını sorgulamak siyasetçiye düşmanlık değildir.
Tam tersine demokrasinin gereğidir.
Çünkü siyasetçi seçmenin velisi değildir.
Seçmenin vekilidir.
Türkiye’de ise bu ilişki neredeyse tersine dönmüş durumda.
Seçmen kendi verdiği yetkinin sahibinin siyasetçi olduğunu düşünmeye başlıyor.
Genel başkan ne derse kabul ediyor.
Partisi kimi aday gösterirse savunuyor.
Dün yerden yere vurduğu siyasetçi bugün kendi partisine gelirse alkışlıyor.
Dün “hain” dediği adamla genel başkanı fotoğraf verince bir anda söylemini değiştiriyor.
Sonra aynı siyasetçi yarın başka bir karar aldığında bu kez öfkeleniyor.
Oysa soru çok basit:
Patron kim?
PATRON SEÇMENDİR.
Patron olduğunuzu unutmayacağınız günler dilerim...