Türkiye’de siyaset, uzun zamandır hakikatle değil malasef korkuyla yönetiliyor.
Korku üretiliyor, korku pazarlanıyor ve her seçim döneminde aynı korku yeniden servis ediliyor:
“Terör geliyor.”
Bu korku sayesinde iktidar tahkim ediliyor, muhalefet bastırılıyor, toplum sindiriliyor.
Şimdi ise tarihsel bir kırılma noktasındayız.
Çünkü bu korkuyu üretenler, ilk kez kendi yarattıkları anlatının tam karşısında duruyorlar.
Bugün Meclis’te konuşulan “umut hakkı” meselesi, hukuki bir tartışmadan çok daha fazlasıdır.
Bu mesele, 2015’ten bu yana kurulan tüm siyasal propagandanın çöküş anıdır.
Umut Hakkı Nedir, Ne Değildir?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre, ağırlaştırılmış müebbet ya da müebbet hapis cezası alan bir hükümlü, 25 yılını cezaevinde geçirdikten sonra “umut hakkı” kapsamında başvuru yapabilir.
Elbette bu hak, otomatik tahliye anlamına gelmez.
Bir kurul oluşturulur; suçun niteliği, hükümlünün cezaevi sürecindeki tutumu, topluma yeniden kazandırılabilirliği değerlendirilir.
Sonuçta tahliye de edilebilir, ceza da devam edebilir.
Yani teknik olarak “umut hakkı”, bir af değildir.
Ancak Türkiye bağlamında mesele hukuki olmaktan çıkıp siyasal bir fay hattına dönüşmektedir.
Çünkü bu tartışmanın merkezinde Abdullah Öcalan vardır.
Ve Öcalan ismi, bu ülkede yıllardır seçim kazandıran bir korku sembolü olarak kullanılmıştır.
MHP’nin Dönüşümü: İnkârdan Seferberliğe
Bugün gelinen noktada en çarpıcı tablo şudur:
Yıllarca “Apo” üzerinden siyaset yapan, muhalefeti bu isimle şeytanlaştıran MHP, artık fiilen Abdullah Öcalan’ın hukuki statüsünü değiştirecek sürecin öncüsüdür.
Bu yalnızca bir siyasi manevra değil, ideolojik bir kopuştur.
MHP tabanı hâlâ “terörle mücadele” retoriğiyle konsolide edilirken, parti yönetimi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına dayalı bir zemin üzerinden Öcalan dosyasını yeniden açmaktadır.
Bu durum, kendi seçmenine “yüreğimize taş bastık” diyerek anlatılmaktadır. Yani açıkça denmektedir ki:
“Biz hâlâ terörden nefret ediyoruz ama Türkiye’nin selameti için bu fedakârlığı yapıyoruz.”
Bu söylemin samimi olup olmaması ayrı bir tartışmadır.
Ancak kesin olan şudur: Bu söylem, bugüne kadar yapılan tüm seçim propagandalarını hükümsüz kılmaktadır.
AKP–MHP Ortaklığının Büyük Çelişkisi
2015’ten bu yana AKP ve MHP’nin bütün seçim kampanyalarının ortak paydası şuydu:
CHP gelirse Apo serbest kalır
HDP Meclis’e girerse devlet çöker
Teröristler Ankara’yı yönetir
Bu propaganda sayesinde:
Haziran 2015’te kaybedilen iktidar, Kasım 2015’te geri alındı
2018 seçimleri bu korku diliyle geçildi
2023 seçimleri “Kandil–CHP” eşlemesiyle kazanıldı
2024 yerel seçimlerinde dahi yapay zekâ ile montajlanmış Kandil videoları kullanıldı
"CHP belediyeleri kazanırsa su faturasını PKKlılar getirecek" diye seçim propagandası yapılan ülkede,
Şimdi sorulması gereken soru çok nettir:
Eğer Abdullah Öcalan’ın hukuki durumunu değiştirmek Türkiye’nin yararınaysa, bu neden yıllarca “felaket senaryosu” olarak anlatıldı?
Meşruiyet Sorunu: Bu Meclis Yetkili mi?
Asıl kritik nokta burasıdır.
Bu Meclis, halktan “Abdullah Öcalan’ın hukuki statüsünü yeniden ele alacağız” yetkisi alarak seçilmedi.
Tam tersine, halktan alınan yetki şu korku üzerine kuruldu:
“Biz gidersek Apo çıkar.”
Dolayısıyla bugün bu yönde atılacak her adım, siyasal meşruiyet tartışmasını kaçınılmaz kılar.
Bir parlamentonun, seçmene vaat ettiğinin tam tersini yapması demokratik temsil ilkesini zedeler.
Bu nedenle mesele yalnızca “umut hakkı” değildir. Mesele, seçmenin kandırılıp kandırılmadığıdır.
CHP’nin Tarihsel Sorumluluğu
Cumhuriyet Halk Partisi, 2015’ten bu yana kaybettiği seçimlerin neredeyse tamamında aynı suçlamayla karşı karşıya kaldı: terörle iş birliği.
Bugün bu suçlamayı yıllarca dillendirenler, fiilen aynı kapıya çıkacak bir düzenleme için zemin hazırlıyorsa, CHP’nin susma lüksü yoktur.
CHP’nin yapması gereken nettir:
Bu düzenlemeye Meclis’te meşruiyet kazandırmamak
“Bu yetkiyi halktan almadınız” demek
Erken seçim çağrısını bu başlık üzerinden somutlaştırmak
Eğer bu düzenleme gerçekten “Türkiye’nin yararına” ise, iktidar halka çıkmalı ve bunu açıkça savunmalıdır.
Erdoğan, bugüne kadar MHP’nin arkasına saklanarak konuşmamayı tercih etmiştir.
Oysa bu mesele, yuvarlak “terörsüz Türkiye” sloganlarıyla geçiştirilemez.
Sonuç Olarak Korku Siyaseti Duvara Çarptı
Türkiye, belki de ilk kez şu gerçekle yüz yüze gelmektedir:
Yıllardır oy devşirmek için kullanılan korku söylemi, iktidarın önüne bir engel olarak dikilmiştir.
Eğer bugün Abdullah Öcalan meselesinde yeni bir sayfa açılacaksa, bu ancak halkın açık rızasıyla mümkündür.
Aksi hâlde bu süreç, hukuki değil ahlaki ve siyasal bir kriz olarak tarihe geçer.
Bu ülke, korkuyla değil, hakikatle yönetilmeyi hak ediyor.
Ve hakikat, eninde sonunda sandığı da, Meclis’i de zorlar.