Son zamanlarda internette, sosyal medyada, haber sitelerinde ve televizyon ekranlarında Mustafa Sarıgül'ün adını yeniden sıkça görmeye başlayınca, ben de biraz geçmişe dönüp hafızamı tazelemek istedim. Çünkü bugün konuşulanları daha iyi anlayabilmek için bazen yıllar öncesine bakmak gerekiyor.
Aslında bugüne kadar Mustafa Sarıgül'ü siyasi kimliği ve kariyeri üzerinden yakından takip eden biri değildim.
Ancak Mersin'deki geçmiş gazetecilik yıllarımdan hatırladığım bir dönem var.
O yıllarda Mersin medya camiasının popüler isimlerinden Mirza Turgut, Türkiye Değişim Hareketi'nin Mersin temsilcisi olarak siyasi çalışmalar yürütüyordu. Biz de yerel basın mensupları olarak bu çalışmaları takip ediyor, gelişmeleri haberleştiriyor, zaman zaman objektiflerimizle o döneme tanıklık ediyorduk.
Bir sohbetimizde Mirza Turgut bana da Türkiye Değişim Hareketine katılmamı istemişti. Bende o dönem siyaset için fazlasıyla toy kalacağımı söyleyerek bu daveti geri çevirmiştim...
Aradan yıllar geçti. Siyasi partiler değişti, isimler farklı görevlerde karşımıza çıktı, kimi tartışmalar unutuldu, kimileri ise yeniden gündeme geldi.
Ben de bütün bu gelişmelerin ardından bu satırlara tam Yeni Parti Erzincan Milletvekili olan Mustafa Sarıgül'ün siyasi geçmişine bir kez daha bakmak istedim yazacaktım ki Sarıgül, Partisinden istifa ederek bağımsız milletvekili durumuna geçti.
Aslında Sarıgül, nereden başlamış, hangi yollardan geçmiş, hangi tartışmaların odağında yer almış ve bütün bunlara rağmen siyaset sahnesindeki varlığını nasıl sürdürmüş?
Hafızamı tazelemek için çıktığım bu yolculukta, karşıma yalnızca siyasi parti değişiklikleri ve seçim mücadeleleri değil, geçmişte kamuoyuna yansımış oldukça ciddi iddialar da çıktı.
Türk siyasetinde yıllar geçer, partiler kurulur, partiler kapanır, liderler değişir, ittifaklar bozulur.
Fakat bazı isimler her dönemde kendilerine yeni bir yol bulmayı başarır. Mustafa Sarıgül'ün siyasi geçmişine baktığımızda da karşımıza tam olarak böyle bir tablo çıkıyor.
CHP, DSP, Yeni Türkiye Partisi, Türkiye Değişim Hareketi, Türkiye Değişim Partisi… İsimler değişiyor, siyasi adresler değişiyor ama sahnedeki isim değişmiyor.
Mustafa Sarıgül: Değişmeyen Siyaset, Bitmeyen İddialar ve Şişli'nin Karanlık Dosyaları
Milletvekilliği, Şişli Belediye Başkanlığı, CHP genel başkanlığı mücadelesi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı, kurduğu siyasi hareketler ve defalarca değişen parti tercihleri...
Sarıgül'ün siyasi geçmişine bakıldığında yalnızca bir siyasetçinin kariyeri değil, Türkiye'deki siyasetin nasıl işlediğine ilişkin düşündürücü bir tablo ortaya çıkıyor.
Bir tarafta halkla iç içe görüntüler, bitmeyen siyasi enerji ve her dönemde gündemde kalmayı başaran bir isim. Diğer tarafta imar uygulamaları, belediye taşınmazları, rüşvet iddiaları, parti içi kavgalar ve geçmişte kamuoyuna yansımış son derece ağır suçlamalar.
Bütün bunlar yıllar boyunca konuşuldu. Kimileri siyasi hesaplaşma olarak değerlendirildi, kimileri yargıya taşındı, kimileri ise kamuoyunun hafızasında cevapsız sorular bıraktı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda sormamız gereken soru şu:
Bunca tartışmanın ardından Mustafa Sarıgül'ün siyasi hayatından geriye nasıl bir miras kalıyor?
**Şişli'de yükselen siyasi kariyer**
1956 yılında Erzincan'ın İliç ilçesinde doğan Mustafa Sarıgül, çocukluk yıllarında ailesiyle İstanbul'a göç etti.
Siyasete genç yaşlarda başladı. 1987 yılında parlamentoya girdi.
1994 yerel seçimlerinde DSP'den Şişli Belediye Başkanlığına aday oldu ancak seçimi kazanamadı. 1999 yılında ise yeniden aday gösterildi ve Şişli Belediye Başkanı seçildi.
Bu başarı, Sarıgül'ün siyasi hayatında önemli bir dönüm noktasıydı.
Şişli'de kendine özgü bir siyaset anlayışı geliştirdi. Düğünlerde, cenazelerde, camilerde, cemevlerinde, kiliselerde ve farklı toplumsal kesimlerin etkinliklerinde sürekli görünür oldu.
Halkla doğrudan temas kurmaya dayanan bu yöntem, siyasi tanınırlığını artırdı.
Ancak onun belediye başkanlığı dönemi yalnızca bu görüntülerle anılmadı.
Zamanla Şişli'nin değerli arazileri, imar kararları ve belediye kaynaklarının kullanımı üzerinden ciddi tartışmalar gündeme geldi.
**CHP'nin hazırladığı yolsuzluk raporunda neler vardı?**
Mustafa Sarıgül hakkındaki en dikkat çekici belgelerden biri, 2004 yılında CHP içerisinde hazırlanan araştırma raporuydu.
CHP MYK Üyesi Mehmet Ali Özpolat, Parti Meclisi Üyesi İsmet Atalay ve İstanbul Milletvekili Sırrı Özbek tarafından hazırlanan 57 sayfalık raporda, Şişli Belediyesi'ndeki imar uygulamaları ve rüşvet iddiaları ele alındı.
Raporda yaklaşık 40 binayla ilgili imar usulsüzlüğü iddiaları yer alıyordu.
Daha da önemlisi, raporda rüşvet miktarlarının belirlenmesine ilişkin doğrudan Mustafa Sarıgül'ün adı geçiyordu.
Rapora yansıyan ifadeler arasında şu suçlama bulunuyordu:
"Alınacak rüşvetin miktarını bizzat Sarıgül belirler."
Ayrıca iki iş insanından, işlerinin halledildiği gerekçesiyle birer milyon dolar rüşvet alındığı ileri sürülüyordu.
Bunlar sıradan siyasi eleştiriler değildi. Sarıgül'ün de mensubu olduğu siyasi partinin hazırladığı araştırma raporunda yer alan ağır suçlamalardı.
Ancak burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir parti raporunda yer verilen iddialar, tek başına yargı kararı anlamına gelmez.
Nitekim Sarıgül'ün CHP'den ihracının daha sonra yolsuzluk nedeniyle değil, kurultay sürecindeki davranışları nedeniyle gerçekleştirildiği de dönemin Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı Orhan Eraslan tarafından açıklanmıştı.
Yine de bu raporun varlığı ve içeriği, üzerinde durulması gereken ciddi bir siyasi tartışma olarak tarihe geçti.
İnsan ister istemez soruyor:
Bir siyasi parti, kendi hazırladığı raporda bu kadar ağır suçlamalara yer verdiği bir ismi yıllar sonra nasıl yeniden en önemli seçimlerinde aday gösterebildi?
**Hilton arazisi: 255 milyon dolarlık satın alma ve imar tartışması**
Şişli'deki en dikkat çekici tartışmalardan biri de Hilton arazisi üzerinden yaşandı.
İş insanı Aydın Doğan, 2005 yılında Emekli Sandığı'na ait Hilton arazisini 255 milyon dolara satın aldı.
O dönemde arazinin imar emsali 0,7 olarak belirtiliyordu. Bu koşullarda yaklaşık 45 bin metrekarelik bir inşaat yapılabileceği ifade ediliyordu.
Daha sonra emsalin 2,7'ye çıkarılması talep edildi. Bu değişiklikle inşaat alanının yaklaşık 233 bin metrekareye ulaşabileceği gündeme geldi.
Dönemin basın haberlerine göre Şişli Belediyesi, yapılaşma hakkının artırılmasına yönelik düzenlemeyi destekledi. Ancak işlemin tamamlanabilmesi için İstanbul Büyükşehir Belediyesinin de onayı gerekiyordu.
Bu süreç kamuoyunda büyük tartışmalara neden oldu.
Çünkü bir imar kararının değiştirilmesi, yalnızca kâğıt üzerinde yapılan teknik bir işlem değildir. İstanbul'un en değerli bölgelerinden birinde, milyarlarca dolarlık ekonomik değer oluşturabilecek sonuçlar doğurabilir.
Ortaya çıkan tartışmanın merkezinde de bu vardı.
Kamu gücüyle alınan bir karar sonucunda oluşacak ekonomik kazanç kimin olacaktı?
Şehir bu değişiklikten ne kazanacaktı?
Hilton arazisi tartışması, Şişli'deki imar kararlarının ne kadar büyük ekonomik sonuçlar doğurabildiğini gösteren örneklerden biri olarak hafızalarda kaldı.
**Bilgi Üniversitesi'ne 2 liraya satılan arazi**
Şişli Belediyesine ilişkin tartışmaların belki de en çarpıcı örneklerinden biri, İstanbul Bilgi Üniversitesi'ne yapılan taşınmaz satışıdır.
2012 yılında, Mustafa Sarıgül'ün belediye başkanlığı döneminde, Mecidiyeköy Kuştepe'deki üniversite yerleşkesinin bulunduğu değerli belediye taşınmazı 2 TL karşılığında devredildi.
Evet, yalnızca 2 lira.
Daha sonra belediye başkanlığına seçilen Hayri İnönü, söz konusu taşınmazın geri alınması için hukuki girişimlerde bulundu.
İnönü, belediyeye ait değerli gayrimenkullerin yeniden kamuya kazandırılması gerektiğini belirterek satış işlemini eleştirdi.
Açılan davada belediye lehine karar verildiği ve taşınmazın iadesine ilişkin yargı sürecinin belediye lehine sonuçlandığı basına yansıdı.
Burada üzerinde durulması gereken asıl konu, herhangi bir üniversitenin varlığı değil.
Kamuya ait bir taşınmazın hangi hukuki ve ekonomik gerekçeyle sembolik bir bedelle devredildiği.
Bir belediyenin malı, o ilçede yaşayan insanların ortak varlığıdır.
Siyasetçiler değişebilir, belediye başkanları görevden ayrılabilir. Ama kamuya ait malın korunması sorumluluğu değişmez.
**Şişli'de silahların konuştuğu yıllar**
Mustafa Sarıgül'ün belediye başkanlığı dönemine ilişkin tartışmalar yalnızca imar ve belediye taşınmazlarıyla sınırlı kalmadı.
Şişli'de yaşanan silahlı saldırılar ve bazı kişilerin ifadelerinde dile getirdiği iddialar da yıllarca gündemde kaldı.
Eski CHP Şişli İlçe Başkanı Dursun Çaltı, 2000 yılında uğradığı silahlı saldırıda bacaklarından vuruldu.
Saldırının faili olarak adı geçen Taner Yılmaz'ın, yıllar sonra verdiği ifadede kendisini azmettiren kişinin Mustafa Sarıgül olduğunu ileri sürdüğü basına yansıdı.
Dursun Çaltı da saldırıya uğradığı dönemde Sarıgül hakkındaki yolsuzluk iddialarını araştırdığını söyledi.
Bu ifadeler ağır suçlamalar içeriyordu. Ancak bunların Sarıgül hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı anlamına gelmediğini özellikle belirtmek gerekiyor.
Şişli'de dönemin Belediye Başkanvekili Bayram Özata'nın 2004 yılında bacaklarından vurulması da kamuoyuna yansıyan olaylar arasındaydı.
2016 yılında ise Şişli Belediye Başkan Yardımcısı Cemil Candaş'ın öldürülmesi, ilçedeki imar ve çıkar ilişkilerine yönelik tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
Cinayet soruşturması kapsamında Mustafa Sarıgül'ün oğlu Emir Sarıgül'ün de ifadesine başvuruldu.
Polisin evine gittiğinde kendisini bulamadığı, arka kapıdan ayrıldığı iddiaları haberlerde yer aldı. Emir Sarıgül ise bu yöndeki haberleri reddetti, soruşturmayla ilgili bilgisine başvurulduğunu doğruladı ve ardından ifade verdi.
Dolayısıyla yalnızca ifadeye çağrılmış olmak, cinayete karıştığı anlamına gelmiyordu.
Bütün bu olayları birbirinden bağımsız hukuki dosyalar olarak değerlendirmek gerekir.
Fakat Şişli'nin siyasi geçmişinde silahlı saldırıların, tehdit suçlamalarının ve imar tartışmalarının aynı dönemlerde gündeme gelmiş olması da görmezden gelinebilecek bir tablo değil.
**Deniz Baykal'a suikast iddiası**
Mustafa Sarıgül hakkında gündeme getirilen en ağır suçlamalardan biri, 2010 yılında dönemin CHP Genel Sekreteri Önder Sav tarafından dile getirildi.
Sav, Deniz Baykal'a yönelik bir suikast planı bulunduğunu ve bu planın arkasında Mustafa Sarıgül'ün olduğu yönünde emniyete ihbar yapıldığını açıkladı.
Dönemin haberlerinde, Baykal'a Brüksel'de düzenlenmesi öngörülen saldırı için 750 bin dolar karşılığında anlaşma yapıldığı iddiasına yer verildi.
Bu, son derece ağır bir suçlamaydı.
Sarıgül de kendisine yöneltilen suçlamalara tepki göstermişti.
**Hayri İnönü ile yaşanan mücadele**
2014 yerel seçimleri, Mustafa Sarıgül'ün Şişli'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına uzanmak istediği dönemdi.
CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. Ancak AK Parti adayı Kadir Topbaş karşısında seçimi kaybetti.
Şişli'de ise CHP'nin adayı Hayri İnönü belediye başkanlığına seçildi. Mustafa Sarıgül'ün oğlu Emir Sarıgül de belediye yönetiminde yer aldı.
Kısa süre sonra taraflar arasında ciddi anlaşmazlıklar ortaya çıktı.
Hayri İnönü'nün belediye başkanlığını daha sonra Emir Sarıgül'e bırakacağı yönünde bir plan yapıldığı iddia edildi. Ancak sonraki süreçte Hayri İnönü görevini bırakmayarak sürece devam etti.
Sonraki süreçte İnönü ile Sarıgül ailesi arasındaki ilişkiler giderek gerildi. Karşılıklı suçlamalar, tehdit iddiaları ve hukuki süreçler gündeme geldi.
**Partiler değişti, Mustafa Sarıgül değişmedi**
Mustafa Sarıgül'ün siyasi geçmişindeki parti değişiklikleri de üzerinde durulması gereken ayrı bir konu.
CHP'den DSP'ye, Yeni Türkiye Partisi'nden yeniden CHP'ye uzanan yolculuk...
Ardından Türkiye Değişim Hareketi, Türkiye Değişim Partisi ve yeniden CHP...
Her ayrılıkta yeni bir siyasi başlangıç, her dönüşte yeni bir siyasi gerekçe.
Elbette bir siyasetçinin parti değiştirmesi demokratik hakkıdır. İnsan düşüncelerini değiştirebilir, siyasi koşulları farklı değerlendirebilir.
Ancak sürekli tekrar eden bu değişikliklerde seçmenin sorgulama hakkı da vardır.
Bir siyasetçi dün eleştirdiği partiye bugün neden geri döner?
Dün yeni bir siyasi hareketin gerekli olduğunu savunan kişi, bugün neden o hareketten vazgeçer?
Bu değişiklikler siyasi ilkelerle mi açıklanır, yoksa kişisel siyasi geleceğin korunmasıyla mı?
Sarıgül'ün bütün bu süreçlerin ardından yeniden milletvekili seçilmesi, onun siyasi varlığını sürdürme becerisini gösteriyor.
Ancak siyasi hayatta kalmak ile siyasi güven oluşturmak aynı şey değildir.
**Siyasetin TikTok dönemi**
Son yıllarda Mustafa Sarıgül'ün sosyal medya özellikle de TİK TOK videoları da ayrı bir gündem oluşturdu.
Kimi zaman bir gaz tüpüne, kimi zaman bir ayçiçek yağı tenekesine, kimi zaman bir kömür çuvalına veya traktör tekerine vurarak dikkat çekti.
Hayat pahalılığını, ekonomik sorunları ve toplumsal gelişmeleri alışılmışın dışında bir üslupla anlattı.
Videolar milyonlarca kişiye ulaştı.
Fakat burada da siyasetin içeriğiyle görüntüsü arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Bir siyasetçinin sosyal medyada çok izlenmesi, dile getirdiği sorunlara çözüm ürettiği anlamına gelmiyor.
Vatandaşın geçim sıkıntısı, işsizlik, enflasyon ve ekonomik geleceğe ilişkin kaygıları yalnızca çarpıcı görüntülerle ortadan kaldırılamaz.
Siyasetin görevi dikkat çekmek kadar çözüm üretmektir. Sarıgül ise popülizmi dibine kadar sosyal medyada kullandı.
Üstelik artık yalnızca Sarıgül değil, farklı partilerden pek çok siyasetçi benzer bir iletişim anlayışına yönelmiş durumda.
Görüntü büyürken siyasetin içeriği küçülüyorsa, burada toplum adına düşünülmesi gereken ciddi bir sorun var demektir.
**Peki, bütün bu dosyaların siyasi karşılığı ne oldu?**
Mustafa Sarıgül'ün geçmişine ilişkin iddiaları alt alta koyduğumuzda oldukça ağır bir tabloyla karşılaşıyoruz.
CHP'nin hazırladığı raporda yer alan rüşvet ve imar yolsuzluğu suçlamaları, Hilton arazisindeki imar tartışmaları, Bilgi Üniversitesi'ne 2 TL karşılığında devredilen taşınmaz, Dursun Çaltı saldırısına ilişkin azmettirme iddiası,
Deniz Baykal'a yönelik suikast ihbarı, Hayri İnönü ile yaşanan anlaşmazlıklar ve Şişli'deki diğer tartışmalar...
Bunların hepsi aynı hukuki nitelikte değil.
Kimi belgeli bir idari işlem, kimi bir siyasi açıklama, kimi bir soruşturma kapsamında ileri sürülmüş suçlama, kimi de mahkemeye taşınmış bir uyuşmazlık.
Bunları birbirine karıştırmak doğru olmaz.
Ama ortada şu gerçek de var:
Bunca ağır iddia ve siyasi tartışma, Sarıgül'ün siyasi kariyerinin sona ermesine yol açmadı.
Sarıgül, zaman zaman siyasi yalnızlık yaşasa da yeniden partilerde yer buldu, aday gösterildi ve seçildi.
Asıl üzerinde düşünülmesi gereken mesele belki de budur.
Siyasi partiler, geçmişte hazırladıkları raporları neden unutuyor?
Bir dönem ağır suçlamalarda bulunan siyasi kadrolar, sonraki yıllarda aynı isimlerle hangi gerekçelerle yeniden yan yana geliyor?
Dün siyasi ahlak adına yapılan açıklamalar, bugün neden seçim hesaplarının gerisinde kalıyor?
Bu soruların muhatabı yalnızca Mustafa Sarıgül değil.
Türkiye'deki bütün siyasi partiler ve siyaset kurumunun kendisi.
Çünkü mesele sadece bir siyasetçinin geçmişi değil; siyasetçinin geçmişine toplumun ve partilerin nasıl yaklaştığıdır.
Bir ülkede siyasi sorumluluk, yalnızca seçim kazanmakla ölçülmeye başlanırsa, geçmişte yaşanan tartışmaların hesabını sormak giderek zorlaşır.
Oysa demokrasi, seçmenin sandığa gitmesinden ibaret değildir.
Demokrasi aynı zamanda şeffaflık, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü ve kamu kaynaklarının korunmasıdır.
Hiç kimse yalnızca hakkında iddia bulunduğu için suçlu ilan edilemez.
Ama hiçbir siyasetçi de seçilmiş olmasını geçmişteki ciddi iddiaların sorgulanmaması için gerekçe gösteremez.
Mustafa Sarıgül'ün siyasi hayatı bu açıdan dikkat çekici bir örnek oluşturuyor.
Yıllar geçiyor, partiler değişiyor, siyasi dengeler yeniden kuruluyor.
Ama geçmişte sorulan sorular bütünüyle ortadan kalkmıyor.
Sonuçta bir siyasetçinin ne kadar süre gündemde kaldığından daha önemli bir ölçü var:
Halka hangi hizmetleri sunduğu, kamu gücünü nasıl kullandığı ve geride nasıl bir güven bıraktığı.
Çünkü siyasetçinin gerçek mirası, kazandığı koltukların sayısıyla değil, toplumun karşısına verebildiği hesapla ölçülür.
Ve Türkiye'de siyasetin değişmesi gerekiyorsa, belki de işe tam buradan başlamak gerekiyor.