Almanya’da, başta medya olmak üzere gözlemcilerin ilgisini çeken bir tesis son günlerde gündemin önemli konularından biri…
Tesiste parmakla sayılacak kadar insan çalışırken, geri kalan tüm işleri yüksek performansa sahip sayısız robot yapıyor.
Bu yüksek teknoloji fabrikası, ilk günden beri meraklı gözlerden uzak tutuluyor…
Dışarıdan fotoğraf çekmek yasak; çalışanların ve ziyaretçilerin akıllı telefonlarının kameraları bantlanıyor, kısa ses kayıtları için dahi özel izin alınması gerekiyor.
Tesisi kuşatan örgülerdeki tabelalarda, Çince, İngilizce ve Almanca dillerinde fotoğraf çekmenin kesinlikle yasak olduğu belirtiliyor.
Çin’de bir tesisin sıkı güvenlik koruması altında olması doğal karşılanabilir; ancak Almanya gibi demokratik bir ülkede neredeyse askerî önlemler alınması dikkat çekici…
Peki, bu gizemli fabrika ne üretiyor?
Tesis, elektrikli otomobil bataryalarında dünya pazarının lideri olan Çinli CATL şirketine ait. Yılda 200 bin elektrikli otomobilin ihtiyacını karşılayacak sayıda batarya üretiyor…
Ürünler, başta Avrupalı otomobil üreticileri olmak üzere birçok firmaya teslim ediliyor. CATL açısından Çin yerine Avrupa’da doğrudan üretim yapmak, ağır ve yanıcı bataryaların taşınma mesafesini kısaltıyor; daha da önemlisi, gümrük vergileri avantajıyla günümüzün ticaret savaşlarının temelini oluşturan tarife duvarlarını aşarak jeopolitik riskleri azaltıyor.
Bu durum aynı zamanda Çin ile Almanya ve Avrupa Birliği arasında değişen ticari ilişkileri ve “Made in Germany”den “Made in China 2025” stratejisine dönüşümü yansıtması açısından çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor…
“Made in Germany” sembolüyle özdeşleşen kalite algısı, Çin’in küresel sahneye çıkmaya hazırlandığı ilk günden bu yana ulaşılmak istenen ideal hedefti…
Henüz 1980’li yıllarda Şanghay’daki Volkswagen ortak girişimi, Çinli ortakları derinden etkilemişti. Yirmi yılı aşkın bir süre sonra Almanya’nın kaliteyi verimlilik ve üretkenlikle buluşturan, hafızalara kazınan “Sanayi 4.0” hamlesi Çinli üreticilere ilham kaynağı oldu…
“Don gömlek dikmekten ibaret” ucuz ürün imajını geride bırakmak isteyen Çin’in üretim kapasitesi ile Almanya’nın Sanayi 4.0 sayesinde zirveye çıkan mühendislik avantajı bir araya geldi ve iki ülke 2014 yılında iş birliği anlaşmaları imzaladı.
O dönemde Çinli girişimciler, özellikle Siemens’in örnek fabrikalarından büyük ölçüde etkilenmişti.
(Ukrayna saldırısı sonrası yaptırımlara maruz kalan Rusya’ya Siemens elektrik malzemesi vermeyi kesince, yapımı durma noktasına gelen Akkuyu Nükleer Santrali için gerekli aksamın Rosatom tarafından Çin’den temin edileceği kimin aklına gelirdi?)
-
Beş Yıllık Plan çerçevesinde Çin, 2015’te sanayiyi modernleştirmeyi ve kilit sektörlerde küresel liderliğe ulaşmayı hedefleyen stratejik planı hayata geçirmeye karar verdi…
Planın adı: “Made in China 2025” idi…
Bugün Çin, birçok alanda bu hedefe ulaştı ya da en azından en ciddi küresel rakip konumuna geldi.
Rakamlar da bunu açıkça gösteriyor:
2018’de Çinli makine üreticileri AB’ye 20 milyar avro değerinde ürün sattı. 2024’te bu rakam 40 milyar avroya çıktı; 2025’in ise en az 50 milyar avro ile kapanması bekleniyor…
Almanya hâlâ Çin’e daha fazla makine ihraç ediyor; ancak geçmişte uçurumları ifade eden bu farkın yakın gelecekte tersine dönmesi olası…
Yeşil enerji, elektrikli araçlar ve demiryolu teknolojisi gibi alanlarda ise baskı çok daha büyük…
Çin’in güneş ve rüzgâr enerjisi kapasitesi dünyadaki tüm ülkeleri geride bırakırken, insansız hava araçlarında yüzde 70’lik pazar payıyla küresel lider konumunda bulunuyor.
Elektrikli otomobillerdeki süreci anlatmaya bile gerek yok…
“Made in China 2025” stratejisi boş bir söylem olarak kalmadı. Çin, sanayisini modernleştirmek amacıyla Avrupa’dan ileri teknolojileri satın almakla yetinmedi; bir adım ötesinde Çinli şirketler tesis almaya da teşvik edildi.
Alman şirketleri, teknoloji transferinden kısa vadede kazanç sağlasa da uzun vadede karşılaşacakları riskleri öngöremedikleri bir rehavet içindeydi…
Onlara göre Çin, bazı sektörlerde Almanya’yı asla geçemeyecek, teknolojilerin öğrenilmesi ise en az 30 yıl alacaktı…
Ancak Çin, her alanda olduğu gibi burada da Batı’yı köşeye sıkıştırdı…
Araştırma ve geliştirmeye akıllara durgunluk veren bütçeler ayrıldı…
Örneğin Ar-Ge harcamaları 2007’de gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1,37’siyken, 2022’de yüzde 2,56’ya yükseldi. Bu yatırımların büyük bölümü şirket kârları ve devlet destekleriyle finanse edildi.
Devlet sübvansiyonları 2014 ile 2024 arasında dört katına çıktı. Günümüzde Ar-Ge’ye Çin’den daha fazla harcama yapan tek ülke ABD ve o da avantajını kaybetme riskiyle karşı karşıya…
Çin, devlet eliyle sağlanan yoğun sübvansiyonlarla “Made in China 2025”in temel hedeflerine büyük ölçüde ulaştı. Havacılık ve yüksek performanslı yarı iletkenler gibi alanlarda hâlâ geride olsa da, stratejik hamlelerle bu farkın birkaç yıl içinde kapanması bekleniyor…
Çinli şirketlerin bir dönem Batılı firmalardan yoğun biçimde teknoloji transferi yapma stratejisinden, başta Avrupa olmak üzere tüm ülkelerin çıkaracağı önemli dersler var:
“Kendi iç pazarını kullanarak yatırımları çekmek, yerel katma değer yaratmak ve teknoloji alışverişini teşvik etmek.”
Avrupa Birliği geç de olsa uyandı…
Artık Avrupa’da yatırım yapmak isteyen Çinli şirketler için koşulları ve kuralları belirlemeye çalışıyor…
Bunların başında teknoloji transferi, yerel katma değer ve istihdam için net kriterler geliyor.
AB, bir zamanlar Çin’in dayattığı koşulları şimdi Çinli yatırımcıların önüne olmazsa olmaz şartlar olarak koyuyor…
Yatırımlar, montajın ötesine geçmeli; AB içinde gerçek istihdam yaratmalı ve teknoloji transferini mümkün kılmalı…
İroni de tam burada ortaya çıkıyor: AB’nin masaya koyduğu koşullar, aslında Avrupalı şirketlerin bir zamanlar Çin’e yatırım yaparken karşılaştıkları şartların birebir aynısı…
Çin’in ucuz iş gücünden yararlanmak için oraya yatırım yapanlar, bugün Çinli şirketlerin kapısında iş bulma umuduyla bekliyor…