Bir insanın başkalarına dar ettiği dünyanın, gün gelip kendi sığındığı son mekana dönüşmesi üzerine bir şeyler yazmak istedim. Çok kırıcı olmak istemiyorum ama, hayatın gerçekleriyle yüzleşmek bir ihtiyaç.
Tarihin en büyük ironilerinden biri, kendisini başkalarının korkuları üzerine inşa eden insanın, bir gün kendi korkularıyla baş başa kalmasıdır.
O an geldiğinde kalabalıkların alkışları susar, meydanların gürültüsü diner, milliyetçi nutukların görkemi söner.
Geriye yalnızca insan kalır. Kendi gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda olan, bütün sıfatlarından arındırılmış, savunmasız insan.
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan'ın yargılandığı davada dile getirdiği, bundan böyle evinde bir kedi gibi oturacağı yönündeki sözleri, yalnızca kişisel bir yorgunluğun veya özgürlük arzusunun ifadesi değildir.
Bu sözler, Türkiye'nin siyasal kültüründe uzun yıllardır büyütülen bir kimlik krizinin, dar ulusalcılığın ve güç karşısında biçim değiştiren siyasal kişiliklerin tartışılması için de çarpıcı bir başlangıç noktasıdır.
Bir zamanlar mültecilerin yaşam alanlarını daraltmayı siyasal kararlılık olarak sunan bir yöneticinin, bugün kendi özgürlüğünü ve ailesinin yanında olabilmeyi her şeyin önüne koyması, üzerinde düşünülmesi gereken derin bir ahlaki çelişkidir.
Çünkü mesele bir insanın aslanlıktan kediliğe dönüşmesi değildir. Mesele, başkalarının yaşam hakkı söz konusu olduğunda gösterilen sertliğin, kendi yaşamı söz konusu olduğunda nasıl yerini kırılganlığa bıraktığıdır.
İnsan, başkasının acısına yabancılaştığı ölçüde kendi insanlığından da uzaklaşır, cesareti de kırılır.
Esasında gerçek cesaret, korunmasız insanlara karşı güç göstermek değildir. Gerçek cesaret, kendi toplumunun önyargılarına rağmen adaleti savunabilmektir.
Bir mültecinin suyunu pahalılaştırmak, yoksulluğunu siyasal araç haline getirmek, yaşam alanını daraltmak, ırkçı-milliyetçi söylemlerle gündeme gelmek veya toplumsal dışlanmayı meşrulaştırmak cesaret değildir.
Bunlar, kamusal gücün insan onuruyla çatıştığı noktalardır.
Tanju Özcan'ın içinden çıkamadığı dar kuyu, onu sarmalayan gerçeklik, aslında hayatın da gerçekliğidir.
Bir insanın evine dönme arzusu ne kadar meşruysa, evini kaybetmiş başka bir insanın yeni bir yaşam kurma arzusu da o kadar insani bir ihtiyaçtır.
Adaletin ölçüsü, insanların kimliklerine göre değişmemelidir.
Kendi çocuğuna gelecek isteyen insan, başka bir çocuğun geleceğini siyasal pazarlığın konusu haline getirmemelidir. Dar ulusalcılık, vatan sevgisinin doğal ve kaçınılmaz sonucu değildir.
Aksine, vatan sevgisinin insan haklarından, eşit yurttaşlıktan ve çoğulcu demokrasiden koparılarak bir dışlama mekanizmasına dönüştürülmesidir.
Korku insanidir. Hiç kimse özgürlüğünü kaybettiği, ailesinden uzak kaldığı veya geleceğini belirsiz gördüğü için aşağılanmamalıdır.
Bu nedenle Tanju Özcan'ın mahkemedeki sözlerini yalnızca kişisel bir teslimiyet olarak okumak eksik kalır.
İnsan, en sert siyasal kimliğinin ardında bile kırılgan bir varlıktır.
Ancak bu kırılganlık, geçmişte savunulan politikaların eleştirilmesine engel değildir.
Asıl sorgulanması gereken, insanın kendi korkusunu meşru görürken başkasının korkusunu neden önemsizleştirebildiğidir.
Siyasal güç, ahlaki bir bilinçle sınırlandırılmadığında bireye yanıltıcı bir üstünlük hissi verebilir.
Evet; sonbahar, yalnızca ağaçların yapraklarını kaybettiği mevsim değildir.
Bazen toplumların da kendilerine giydirdikleri büyük anlatıları, sahte kahramanlıkları ve ödünç alınmış kimlikleri kaybettiği bir dönemdir.
Yaprakların dökülmesi ağacın öldüğü anlamına gelmez. Bazen yalnızca üzerindeki fazlalıklardan arınmasıdır.
Siyasette de benzer bir arınmaya ihtiyaç vardır.
Kabadayılığın cesaret, bağırmanın düşünce, dışlamanın vatanseverlik, ayrımcılığın kararlılık sayıldığı bir siyasal kültürün demokratik geleceği olamaz.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni aslanlar yetiştirmek değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı, kendisi olabilen insanlardır.
Başkalarının acılarını kendi acıları kadar önemseyebilen, iktidar karşısında da vicdanını koruyabilen, güçlü olduğu zamanlarda da adaletten uzaklaşmayan insanlara ihtiyaç vardır.
Tanju Özcan'ın kedi benzetmesi bu bakımdan tarihin küçük ama düşündürücü ironilerinden biri olarak kalabilir.
Fakat burada kediyi küçümsemek de doğru değildir.
Kedi olmak bir eksiklik değildir.
Hayvanlar insanın siyasal ikiyüzlülüğünü taşımazlar.
Onlar ne milliyetçi nutuklar atar ne de başka canlıların kökenleri üzerinden üstünlük iddiasında bulunurlar.
Sorun kediye dönüşmek değildir.
Sorun, insan olmanın gerektirdiği ahlaki sorumluluğu, ancak kendi hayatımız daraldığında hatırlamaktır.
Belki de bu yüzden bugünün en önemli sorusu, bir siyasetçinin aslan mı yoksa kedi mi olduğu değildir.
Asıl soru; insan, başkasının hayatını daraltmadan kendi varlığını anlamlı kılmayı ne zaman öğrenecek?