Türkiye, son yıllarda yaşadığı siyasal ve toplumsal gerilimlere bir çıkış yolu arıyor. Maalesef seçmen kutuplaştı, devletin kurumları yıprandı, hukuk sistemi güven kaybetti. Ve şimdi siyaset kulislerinde fısıltıdan çok daha güçlü bir ses yankılanıyor: “Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni bir siyasi denklem mi kuruyor?

İddiaya göre; Ekrem İmamoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu ile AK Parti'nin kurucu isimlerinden ve Erdoğan’a en yakın hukukçulardan biri olan Hayati Yazıcı, gizli bir görüşme gerçekleştirdi. Bu iki ismin hukuku Anavatan dönemine dayanıyor. "Hasan İmamoğlu" geçmişte, Trabzon'da Anavatanda Partisinde aktif siyaset yapmıştı. Bu görüşmenin mimarı ise Karadenizli tanınmış bir müteahhit. Görüşmenin içeriği ise deyim yerindeyse "devlet aklı" parantezinde yürüyen büyük bir pazarlığın ilk halkası olabilir.

Teklif: Erdoğan Kalsın, Söz İmamoğlu’nun Olsun
İddiaya göre Cumhurbaşkanı Erdoğan, İmamoğlu’nun babasına şu mesajı iletti:
“Beni bir dönem daha destekleyin. Sonrasında Türkiye’yi parlamenter sisteme geçirerek Ekrem İmamoğlu’nun önünü açalım.” Bu geçiş sürecinde İmamoğlu'na Başbakanlık pozisyonu düşünülürken Erdoğan içinde Cumhurbaşkanlığı pozisyonu öngörülüyor.

Hasan İmamoğlu’nun bu teklif karşısında şaşkınlığını gizleyemediği ve sessiz kaldığı ifade ediliyor. Bu sessizlik, bir onay işareti mi, yoksa stratejik bir suskunluk mu bilinmez… Ama görünen o ki “arka kapı diplomasisi” Ankara koridorlarında yeniden devreye alınmış durumda.

Tıpkı bir dönem HDP ile yürütülen görüşmelerde, “çözüm süreci” başlığı altında PKK’ya silah bıraktırma vaadinin ardına gizlenen yeni anayasa gündemi gibi… O gün dağlarda susan silahların gölgesinde masa kuranlar, bugün ise siyasal tıkanmayı aşmak adına “güçlendirilmiş sistem” makyajıyla bugün benzer bir denklemi sahneye koyuyor olabilirler.

Bu teklif bir yandan siyasette tansiyonu düşürmeye yönelik bir ‘denge manevrası’ gibi görünse de, diğer yandan CHP seçmeninin aklıyla alay etmek anlamına da geliyor olabilir. Çünkü bu formül, Erdoğan’ın bir dönem daha “tam yetkili” Cumhurbaşkanı olarak kalmasını, ardından da İmamoğlu’na “başbakanlık” kapısını açmasını öngörüyor.

Ancak burada büyük bir sorun var: Türkiye’de yasama, yürütme ve yargı arasında zaten pamuk ipliğine bağlı olan denge tamamen yok olmuş durumda. Erdoğan’ın inandırıcı olabilmesi için öncelikle AK Parti Genel Başkanlığı görevinden çekilmesi, ardından da Cumhurbaşkanlığı yetkilerini sınırlayan yeni bir anayasa değişikliği ile “tarafsız bir cumhurbaşkanı” pozisyonuna geçmesi gerekiyor.

Samimiyetin Testi: Hukuk, Tutuklular ve Kayyumlar
Peki bu yeterli mi? Elbette hayır.

Bugün halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları haksız yere cezaevindeyken, siyasi liderler kumpas dosyalarla rehin alınmışken kim bu senaryoya samimiyetle inanabilir?

Gerçek bir dönüşümden bahsedebilmemiz için, başta hukuksuz yargı kararlarının yeniden gözden geçirilmesi ve siyasi tutsakların serbest bırakılması gerekiyor. Eğer bu yapılmazsa, yapılan her hamle “sistemi kurtarma” değil, yalnızca koltuğu koruma manevrası olarak algılanacaktır.

Ve bu noktada sorulması gereken en temel soru şudur:
Bu devlet, milletin devleti midir, yoksa bir kişinin iktidarını sürdürmek için kurgulanmış bir yapıya mı dönüşmüştür?

Mersin Operasyonu ve Yeni Alarm Zilleri
Son günlerde Mersin’de CHP’li belediye başkanlarına yönelik “kayyum iddiaları” da bu senaryonun bir başka ayağı olabilir.

Oysa mevcut yasal çerçeveye göre kayyum ancak “terörle iltisaklı” durumlarda atanabilir. Mersin’de böyle bir durum yokken bu söylentilerin yayılması, yeni bir “gözdağı stratejisi”nin habercisi olabilir.

Dahası, İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Hakan Dulkadir’in, Mersin’e atanması da bu bağlamda tesadüf değildir. Zira Dulkadir, İBB’ye yönelik soruşturmaların mali ayağını yürüten kilit isimdi. İmamoğlu’nu hedef alan operasyonların ardından şimdi gözler Mersin’e çevrilmiş durumda.

Vahap Seçer’in Çıkışı: Vicdanın Sesi
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer’in geçtiğimiz günlerde yaptığı şu açıklama, aslında halkın vicdanındaki sesi net biçimde dile getiriyor:

“Halkın seçtiği başkanlar sabaha karşı hücreye konuluyorsa, sadece siyasetin değil şehirlerin de huzuru kaçmıştır. Koca bir kentin milyonlarca insanın oy verdiği bir başkanı görevden edip, 15 metrekarelik bir hücreye koymak vicdanları da sızlatıyor, hukuku da sorgulatıyor.”

Seçer’in bu sözleri sadece bir şikâyet değil, demokrasi adına verilmiş bir alarmdır.

Demokrasiyi Askıdan İndirme Zamanı
Türkiye Cumhuriyeti, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde kurulduğunda tercihini saltanattan yana değil, cumhuriyetten yana kullanmıştı. “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, sadece bir slogan değil; bu topraklarda yaşayan milyonların geleceğe dair ortak söz hakkının teminatıdır.

Bugün ise demokrasinin neredeyse tüm kurumları askıya alınmış durumda. İnsanlar düşüncelerinden, kimliklerinden ve oy verdikleri partilerden dolayı cezalandırılıyor. Kaliteli beyinler, aydınlar bir bir ülkeyi terk ediyor.

Eğer gerçekten bir “devlet aklı” bu yeni geçiş sürecini yönetmek istiyorsa; önce samimiyet sınavını geçmek zorundadır. Aksi halde bu senaryo, yalnızca ömrü tükenmiş bir sistemin, makyajlanmış son versiyonu olarak tarihe geçer.

Son Sözüm; Demokrasi, pazarlıkla değil, halkla kurulur. İttifaklar, masalar, mutabakatlar; milletin iradesinin önüne geçemez. Gerçek bir başlangıç yapılacaksa, önce hukuku ayağa kaldırmak gerekir. Affedilen PKK ve KCK mensuplarından önce, kumpas davalarla Türk ordusundan atılan şerefli teğmenler görevlerine iade edilmelidir. Çünkü adalet, sadece seçilmişlere değil; görev uğruna hayatını riske atan herkese eşit işlemelidir. Aksi halde yapılan her hamle, halkın gözünde bir vitrin süslemesinden öteye geçemez.

Satırlarıma aşağıdaki fotoğraf ile son veriyorum ve yorumu sizlere bırakıyorum...